Jazz Dergisi – 29 EYLÜL 2024
Elif Seven
Jazz gitaristi Barış Arslan’ın ilk albümü “Zenith” jazz severlerle buluştu. 8 parçalık, hepsi kendi bestelerinden oluşan albümde Barış’a, uzun zamandır birlikte de sahne aldığı nefis bir ekip eşlik ediyor. Saksofonda Tamer Temel, kontrbasta Apostolos Sideris ve davulda Efe Oğur’dan oluşan quartetiyle Barış, esas mesleği olan avukatlığın yanında yıllardır İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinde konserler veriyor, bilen bilir. Ben Barış Arslan’ı bundan 15 sene önce Polonya’nın Pulawy şehrindeki bir jazz workshop’unda tanıdım. O günden bugüne Barış aşırı disiplinli ve düzenli çalışmasıyla, merakıyla, yeteneğiyle, sürekli kendini geliştiren bir müzisyen oldu. Ben bu sürece büyük bir heyecanla tanık olduğum ve Zenith benim için uzun zamandır bu ülkede dinlediğim en iyi jazz albümlerinden biri olduğu için merak ettiklerimi sordum, bu yolculuğa siz de tanık olun istedim.
Barış selam, albüm nefis. Bestelerinden, senin tonuna, parça isimlerinden hikayelerine kadar her şey özenle düşünülmüş planlanmış, emeğinizin hakkı verilmiş ve dinlemesi inanılmaz keyifli bir iş çıkmış, elinize sağlık. Bilmeyenler için bize kısaca gitar hikayenden bahseder misin? Çünkü hukuk okudun ve uzun yıllardır da avukatlık yapıyorsun ama müziğe nasıl bulaştın da bu albüme kadar geldin?
Çok teşekkürler. Gitara 11 yaşında başladım. Üniversiteye kadar da ders almaya, çeşitli gruplarda çalmaya ve kendimi geliştirmeye çalışmaya devam ettim. Bu yönüyle bakıldığında hukuktan daha önce müzik hayatımda vardı zaten. Hukuk fakültesine girdiğim dönemlerde müziği bir kariyer olarak düşünmemiştim. Benim için daha çok entelektüel anlamda bana katkı sağladığını düşündüğüm ama bir yandan da tutkuyla bağlı olduğum bir uğraştı. Ta ki 20’li yaşlarımda Dave Allen’la tanışıp onunla çalışmaya başlayıncaya kadar… Dave müziği bir kariyer olarak düşünmem konusunda bana tavsiyelerde bulunuyordu. Bu tavsiyeler Dave’den gelince ben de bunu dikkate almanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Sonrasında da bir yandan avukatlık yaparken diğer yandan da yaklaşık 7-8 sene süren sıkı bir çalışma sürecinin içine girdim müzikal olarak. Bu sürede birçok değerli müzisyenle çalma ve kendi müziklerimi yazma fırsatım oldu. Zenith aslında bu sürecin bir ürünü. Şu an baktığımda da müzik hukuktan daha az emek harcadığım bir şey değil diyebilirim. Hatta her geçen gün müziğe ayırdığım vakit daha da artıyor. Ancak çocukluğuma dönebilseydim kariyerimi sadece satranç üzerine yapmak isterdim sanırım. Bunu da ayrıksı bir bilgi olarak vermiş olayım.
Parçaların hikayelerini anlatır mısın?
Tabi. Mr. Allen, adından mütevellit Dave Allen için yaptığım ve onun ritmik yaklaşımlarını kullandığım bir parça. Bir anlamda kendisine teşekkür niteliğinde.
Tractatus, kelime anlamı olarak herhangi bir konuyu derinlemesine analiz etmek demek. Bu yönüyle bu parça 7-8 sene süren kapanma ve çalışma dönemini ifade ediyor.
Partidos’un adı, partido alto ritmini yorumladığımız bir parça olmasından geliyor. İsim babası Apostolos Sideris’tir.
Zenith, varılmak istenilen ancak hiçbir zaman ulaşılamayacağını da bildiğimiz bir nokta, sembolik bir yıldız (albüm kapağında görülen yıldız Zenith’i resmediyor). Önemli olanın yolda olmak ve ne olursa olsun devam etmek olduğunu bize hatırlatıyor. Parçayı bu düşüncelerle, bitmeyecek bir yolculuğu hayal ederek yazmıştım ancak Apostolos’un parçanın sonundaki solosu bizi o noktaya getirmiş olabilir.
Count Up, Efe’yle çaldığımız duo bir blues bestesi. Bir geçiş parçası niteliğinde. Efe’yle yıllar içinde oturtmaya çalıştığımız interplay’in ön planda olduğu bir parça.
Queen’s Gambit, Türkçesi vezir gambiti. Satrançta bir oyun açılışına verilen isim. Vezir Gambiti, devam yollarını iyi bildiğimi düşündüğüm bir açılıştı. Ta ki bu devam yollarını benden daha iyi bilen birisinin karşıma çıkıp bana bir hayat dersi verdiği ana kadar. İşte bu dersi aldığım ve bir yandan da o kişiyle girdiğim keyifli mücadeleyi anlatıyor bu parça. Konunun satrançla ilgili olmadığını söylememe gerek yok öyle değil mi?
Sol, albümün tek solo parçası. Ana melodi soru-cevap şeklinde yazılmış uzun bir diyaloğu sembolize ediyor. Parçanın adının Sol olması ise tahmin edileceği gibi arkada düzenli aralıklarla duyduğumuz sol notasından kaynaklanıyor.
Aporia, kelime anlamı olarak geçilemeyen, sınır ya da deneyimlenmesinin mümkün olmadığı bazı durumları ifade etmektedir. Bazen gerçek hayatımızda deneyimleyemeyeceğimiz şeyleri sanat yoluyla deneyimleme şansına sahip oluruz. Aporia parçası, bu deneyim halini ve bu deneyim sırasında ortaya çıkan dönüşümü anlatmaya çalışan bir parça.
Bu sene birçok yurt dışı seyahatin oldu, farklı farklı kulüplerde bir sürü jazz konseri izledin. Düşüncelerin neler yurt dışındaki jazz ile ilgili?
Jazz dinleyicisi hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Yurt dışında bazı ülkelerde daha bilinçli bir dinleyici kitlesi olduğunu görüyorum. Bu bilinç müziğin seviyesinin daha iyi bir noktada kalmasına sebebiyet veriyor. Bu çok önemli çünkü bilinç seviyesi düştükçe jazz müziği eğilip bükülmeye ve başka formatlara sokulmaya başlanıyor müzisyenler tarafından. Yani başka bir ifadeyle yozlaşıyor. Elbette bu biraz kültürel bir mesele ama bir yandan da bu yozlaşmaya engel olması gerekenler bu müziği icra edenler. Yapılabilir mi? Bizden sonraki nesil bence konuyu toparlar.
Bu aralar neler dinliyorsun?
Tabi ki her türlü müziği ve her dönemi dinliyorum ancak jazz özelinde cevap vermek gerekirse, jazz’ın geleneğinin yenilikçilik olduğunu düşünenlerdenim. Bu yüzden özellikle yeni neslin ortaya çıkardığı işleri dinlemek bana iyi geliyor ve ilham veriyor. Böylelikle jazz’ın ya da müziğin evrim sürecinin nerelere geldiğini ya da gelebileceğini deneyimleme şansım oluyor. Özellikle Christian Lillinger’in yaptığı işler ilgimi çekiyor. Gitarist olarak ise Reinier Baas çok beğendiğim bir müzisyen. Öte yandan Immanuel Wilkins dinlerken buluyorum kendimi bu aralar.
Jazz gitarla ilgilenenlere senin de bu yoldan geçerken karşılaştığın zorlukları göz önünde bulundurarak, vereceğin tavsiyeler olur mu?
Haddim olmayarak verebileceğim tavsiye, kendilerine bir mentor bulmaları olur. Hangi alanda kendilerini geliştirmek istiyorlarsa o alanın en iyisine gitsinler. Bu kişi ya da kişiler yurt içinde olabileceği gibi, yurt dışında da olabilir. Akademik ortamda olabileceği gibi akademi dışında da olabilir. Kısa süreli bile olsa kendilerine uygun olduğunu düşündükleri mentorun peşinden gitsinler. Bazen bir ders ya da bir kelime bile hayat kurtarıcı olabilir.
Senin günlük çalışma rutinlerin var mı? Ne kadar vakit ayırabiliyorsun? Son zamanlarda neler üzerine çalışıyorsun?
Her gün vakit ayırmaya çalışıyorum. İkinci bir mesleğim olduğu için bir müzisyenden çok daha farklı bir gün geçiriyorumdur elbet ancak bulduğum her fırsatta belli rutinlerimi çalışıyorum. Özellikle bir konuyu çalışmak ve geliştirmek istiyorsam, çalışma süremin bir kısmını her seferinde bu konuya ayırıyorum. Daha sonra kalan sürede bu konuyu doğaçlama yapabileceğim bir parça ya da chord progression üzerinde uygulamaya çalışıyorum. Çalıştığım konu müzikal her şey üzerine olabilir tabi ki ancak son zamanlarda hikaye anlatımımı geliştirmeye çalışıyorum. Sonuçta bazen fazlaca çalışma sizi sahnede sanki pratik yapıyor hale getirebilir. Aslında doğaçlama yapan kişi en basit ifadeyle sahnede bir hikaye anlatmaktadır. O yüzden bu aralar bu hikaye hissinin üzerine gidiyorum ve çalışma rutinlerimi bunun üzerine kurgulamaya çalışıyorum.
Peki genç jazz müzisyenlerine günlük çalışmalarına ilişkin verebileceğin tavsiyeler nelerdir?
Yine haddim olmayarak, öncelikle “time” konusunda çalışmalar yapmalarını tavsiye edebilirim. Zaten bu tavsiye en önemli jazz müzisyenlerinin verdiği ortak ve ilk tavsiyedir diye düşünüyorum. Genelde bu konu açıldığında insanların aklına kompleks ya da poliritmik yaklaşımlar geliyor ancak anlatılmak istenilen bu değil. Önemli olan basit bir sekizlik ya da üçleme hissiyatının tam olarak hissedilmesi ve doğaçlamanın bunlar üzerine kurgulanması. Yani başka bir ifadeyle bu ritmik yapıların içselleştirilerek duyulması. Çünkü bir ensemble’da müzisyenler arasındaki ilk iletişim bu ritmik yapılar üzerinden yani subdivision’lar üzerinden kuruluyor. Eğer bu yoksa müziğin bir yerlere gitmesi daha en başından mümkün olmuyor. Benim de yıllardan beri çalıştığım ve daha iyi hale getirmeye çabaladığım bir konu bu. Dave Allen’ın sıkça söylediği “time takes time” cümlesini kullanmanın sırası sanırım.
İlk albüm bitti, sanırım en stresli ve keyifli an, ikinci albüm çalışmalarına başladın mı?
Evet başladım. Şu an bir şey söylemek için çok erken ancak ilkinden oldukça farklı bir formatta olacağını söyleyebilirim.
Nelerden ilham alıyorsun? Sadece müziğin için değil ama genel olarak hayatta üretebilmek için neler sana ilham verir? Ve bu doğrultuda müzikle ilgili bir hedefin var mı?
Karşılaştığınız her kişinin, her olayın, yediğiniz yemeğin ve her türlü deneyimin üzerinizde ve dolayısıyla ürettiklerinizde ister istemez etkisi oluyor. Bunları ayırmam çok kolay değil. Her şey sizi besliyor. Önemli olan doğal akışında bu üretime yön verebilmek ve samimi kalabilmek. Kendini ortaya çıkarmak ve kendin gibi kalabilmek. Bunları yaparken de iyi bir insan olmak. Hukuk fakültesinde okurken bir hocam “her zaman sizden daha iyi konuşma yeteneğine sahip birileri karşınıza çıkacaktır” demişti. Bence bu, müzikte de böyle. Her zaman sizden daha iyi çalan, daha iyi müzik üretebilen insanlar olacaktır. Bu durumla barışık olmanız gerekiyor. Çünkü önemli olan ne kadar iyi bir tekniğe ya da bilgi birikimine sahip olduğunuz değil, kendi içinizdeki sizi çıkartıp ortaya koyabilme yeteneğinizdir. Ve tabi ki, size ait olan bir şeyi, ancak siz ortaya çıkartabilirsiniz. Esas üzerine uğraşılması gereken şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Eğer ben kendimi yansıtabiliyorsam ya da bir gün tam anlamıyla yansıtabilirsem bu benim için yeterli. Sanırım müzikle ilgili ve genel olarak hayatla ilgili tek hedefim bu.
Barış Arslan’ın İlk Albümü “Zenith” Akbank Caz Festivali’nde